26 Ağustos 2010 Perşembe

DARBE YOK ARTIK!

Pek çok şeyden fazla anlamadığım gibi yıllardır sürüp giden Ergenekon teranesinden de pek anlamıyorum. Açıkçası durumun anlaşılmazlığı beni sinir ettiği için çok da takip etmiyorum. Fakat tabii bazı zamanlar oluyor ki insan istemese de kulakları duyuyor, gözleri görüyor.
Geçenlerde yine bir dava görüldü. Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın davaları da bunların içinde. Düşündükçe durum bana çok enteresan geliyor gerçekten:
Kim bu adamlar, farklı yöntemlerle hükümete ayak diremiş, hatta karşısında büyük bir halk ayaklanmasını da başlatmayı başarabilmiş adamlar. Sonra ne oluyor; birden bu adamlar hakkında hiç kimsenin hala net olarak bilmediği bir kısım iddialar ortaya atılıyor, deliller bulunuyor (ki onların da ne olduğunu hala kimse bilmiyor) ve yargı süreci başlıyor. Tabii yargının Hükümetle bir alakası olmadığı için bu çakışmalar tamamen tesadüf(!) ama biz yine de buraya kadar sorun yok diyelim. Yargı süreci başlayabilir, iddialar ve deliller değerlendirilir ve süreç tamamlanır.

1- Bir devletin yasaları açıktır (ya da olması beklenir). Söz gelimi birini öldürdüğüm iddia edilir ve deliller toplanırsa, ben itiraf etmesem dahi, bana iddianın ne olduğu, delillerin ne olduğu bir bir anlatılır ben de savunmamı yaparım, davam sonuçlanır.
2- Bir yargı sürecinin başlayabilmesi için son derece mantıklı olarak eylemin gerçekleşmiş olması gerekir. Birileri benim cinayet işleyeceğimden şüpheleniyor diye ifadem alınabilir ancak cinayeti işlemiş gibi muamele görürsem, ne kadar saçma olacağını ifade edecek kelime bile bulamıyorum.
3- Halkın seçtiği hükümeti devirmeyi planlayan bir terör örgütü bulunuyorsa, bu örgütün gerçekten var olduğunun ve üyelerinin kimler olduğunun delilleri de kesin olmalıdır. Yoksa yoldan geçen birinin iddiasına ve elindeki karalama defterine dayanarak bu ülkenin herhangi bir vatandaşının itibarını böylesine zedelemeye hakkınız yoktur.
4- Delilleriniz sağlam, ortada, son derece açık olan yasalarınıza karşı gelmiş ve suç işlemiş insanlar var, bu durumda hiçbir şeyi saklamaya gerek duymadan, lafı uzatmadan davanızı sonuçlandırırsınız. Aksi takdirde, birini tutuklayıp da ondan sonra delil toplamaya, iddia ortaya atmaya uğraşmak, diktatörlükten başka bir şey değildir. Oysa bu davalarla Hükümetin biz kaz kafalılara anlatmaya çalıştığı şey, bu ülkenin demokrasi ile yönetildiği değil miydi?

Başbakan, büyük bir darbe karşıtı olarak, bu devletin öldürdüğü insanlara, onların kelimeleriyle timsah gözyaşları döküyor.
Bu tip olaylarla pek de alakası olmayan ve Hükümetlerin sebebi halkın bir bireyi olarak soruyorum: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

YAŞASIN CUMHURİYET

Ben Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan sıradan bir insanım. İyi bir şey Cumhuriyet, o niyetle kabul edilmiş bu ülkenin yaratıcıları tarafından.
Sözüm ona bizleri temsil ettiğine inandığımız ideolojileri savunan bir takım partilere (yani o partileri oluşturan insanlara) oy veriyoruz. Başımıza getirip, bizim için, ülkemiz için iyi şeyler yapacaklarına inanıyoruz. Cumhuriyetin ilanından beri de bu böyle. Ama maalesef zamanında onca çabayla kurulan Cumhuriyet, şu anda bu ülkede yaşayanlara zulümden başka bir şey getirmiyor. Çünkü uygulayıcılarının kafası biraz karışık.
Antalya’da, CHP’li bir Belediye Başkanı, Ak Parti’ye geçti. Onca insanın güvenerek, inanarak, kendisine verdiği oylar şimdi başka bir ideolojiyi temsil eder oldu, üstelik bu insanların rızası olmadan. Bir taraftan da CHP’li “Evet” diyen Milletvekilleri istifalarını veriyor. Yine milletin oylar güme gidiyor tabii.
Bu Ülkeyi yöneten 550 tane yüce insan var. Onlara güvendik, biz ne yapacağımızı bilemeyiz diye iplerimizi ellerine verdik. Savunduğu ideolojinin bile ne olduğuna karar veremeyen 550 yüce insan.

Ben bu sınırlar içinde yaşayan sıradan bir insanım, 30 yaşındayım ve en az 15 senedir, insanların ve toplumların ileri gidebilmesi için öncelikle biz kavramını geliştirmeleri ve bencilliklerinden kurtulmaları gerektiğini biliyorum. Belki bir ideoloji ya da felsefe, bir düşünce biçimi, tanımı ne olursa… İnandığım değerleri sağlamak için nasıl davranmam gerektiğini biliyorum. Yeni şeyler öğrenip, fikirlerimi geliştiriyorum evet ama köklü değişiklikler yaşatmıyorum düşünsel iskeletime.
Yine de içinde yaşadığım ülkeyi ben yönetmiyorum. Çünkü Ülke yönetmek için; nasıl yarışılacağını bilmek gerek, birbirini nasıl karalayacağını, gözleyeceğini, insanları nasıl soyacağını, nasıl kandıracağını ve nasıl perişan edeceğini, bütün bunları yaparken de koca halkı kendine nasıl hayran bırakacağını bilmek gerek.
Anayasa değişmeli mi bilmiyorum ama bu ülkede yaşayan insanların, önlerindeki partilere ve kendilerine böylesine saygısızca davranan partililere defalarca inanmaktan vazgeçip, gözlerindeki perdeyi aralamaları gerektiğini biliyorum. Değiştirmek için değişmek gerekiyor.
Ne de olsa;
Ne toprak, ne sınır
Bir ülkeyi var eden
İçinde yaşayan sıradan insanlardır.

EĞİT BENİ

Üniversite sınavları sonuçlandı tercihler yapılıyor ya, her gazetede en az bir haber var bununla ilgili.
Bilmem ne özel üniversitesi iki fakülte daha açtı, vakıf üniversiteleri zamlandı…
Sınavlar yine deneklerimizin katılımıyla elimize yüzümüze bulaştırılarak gerçekleşti. Kitapçıklar hatalı geldi, gelmeseydi de zaten tam bir muamma, puanlar belli değil vs.
Her sene birbirinin aynı. Özel üniversiteler dünya parası, devlet üniversiteleri ise dünya parasının yarısı.
Dahası zaten öğrencilerin yüzde doksanı da neden o bölümü okumak istediğini bilmiyor, başarısız öğrenciler yığını-işsiz üniversite mezunları yığını.
Bizim eğitim sistemimiz bu işte.
Sonuç; bilgisiz, ilgisiz, ezberci ve aç bir toplum.

Oysa devlet şöyle yapmalı:
Kesinlikle bütün okulları parasız ve de sınavsız yapmalı.
Her okula öğrenci kapasitesi kadar yurt yapmalı, üç öğün yemek yapmalı ve bunları bedava yapmalı.
İnsanlara eğitim değil öğretim veren kurumlar üniversiteler, demek ki neyi öğretmesi gerektiğini belirlemeli:
Yığılmaları engellemek için insanların eğilimlerini belirlemeli, neyi öğrenmek istediklerini öğrenmeli, Fakültelerini ona göre kurmalı. Hatta bunu yaparken bir taşla iki kuş vurmalı ve eğilimin yüksek olduğu bölümleri, ülkenin ücra köşelerindeki üniversitelerde açmalı.
Ülkesini kalkındırmak için nelere ihtiyacı olduğunu belirlemeli. O bölümlere teşvik etmeli öğrencileri, iş garantisi vererek mesela.
Siyaseti, propagandaları kesinlikle öğretim alanlarından uzak tutmalı, diktatörce yasaklamalı belki. Bu ülke çok çocuk kaybetti bu sebeple.

Bu ülkede askere alındığınız anda, yemeniz, içmeniz, giyiminiz kalacak yeriniz, kısacası ihtiyacınız olan her şey askeriye tarafından karşılanıyor, dahası küçük de olsa cebinize para bile koyuyorlar. Devlet gerekirse güzelce saldırabileyim, sınırlarımı koruyabileyim diye, sizin- benim verdiğimiz vergilerle, ürettiğimiz ürünlerle, milyonlarca gence bakabiliyor. Ama gariptir ki o kadar önemsediği sınırlarında, bu ülkenin çocuklarına öğretmek için, ne para ne de çaba harcayamıyor. Oysa o sınırların içinde, işte bu insanlar yaşıyor.