10 Kasım bugün. Türkiye'nin yaratıcısını kaybettiği gün.
Ülkede herkes Cumhuriyetçi, Herkes Atatürkçü.
Şahsen Cumhuriyet'in sakat bir yönetim biçimi olduğunu düşünüyorum.
Hoş yönetilme durumunun başlı başına kör, topal olduğuna eminim ama güncel içinde değerlendirme diyelim benimkine.
Mustafa Kemal kuşkusuz büyük bir iş başarmıştır. Bunu herhaldeki en dincisinden en komünistine herkes kabul eder. Doğru bir iş midir, yanlış bir iş midir başardığı, bunu da o günkü durumlar göz önüne alınarak değerlendirmek gerekir.
Fakat değerlendirmek mutlaka gerekir.
Ezber Cumhuriyetçiler, başlarına diktikleri, kendi elleriyle diktikleri adamlarla yan yana İstiklal Marşı okuyorlar. Sonra aydıklarından oy kullanmaya gitmez, masa başında rakıyla adamları itin gotune sokup, bir sonraki ülke bayramında da saf tutarlar en önde. Yine Cumhuriyet dedikleri ve inandıklarını iddia ettiklerini, korumaya yeltenmedikleri için, lanet yüzleri bile kızarmadan.
Cumhuriyeti sevmiyorum. Bu ülke (her ne demekse) ondan ne kazanıyor onu da göremiyorum ama bu başka bir yazının konusu.
İnsanları severim ben, ama onlar da ne zaman bu kadar umursamaz , bu kadar şımarık, bu kadar kendini bilmez ve bu kadar yalaka oldular onu pek anlayamıyorum.
Şimdi gözünden yalan yaşlar akan amcalar, yüzlerini yıkarken bir kere aynaya baksalar belki de bu kadar sürünmek zorunda kalmazlar, sözümona dinin ayakları altında.
10 Kasım 2010 Çarşamba
1 Ekim 2010 Cuma
OKTOBERFEST GO HOME
Antalya'dan Oktoberfest geçti. Ama ne hikmetse, Belediye Başkanına geçiren de çok oldu.
Hikaye:
23 yaşında eşşek kadar adam, eşşek kadar arkadaşlarıyla birlikte girişi ve ayrıca içerde satılan biraları paralı olan bir festivale katılıyorlar.
Maşallah içerde eşşek gibi içip, eşşek gibi de eğleniyorlar. Eve gidiyorlar, belki devam ediyorlar içmeye, bu ülkenin herhangi bir yerinden alabilecekleri içkiyle, belki de sızıyorlar.
Büyük talihsizlik, gerçekten çok üzücü ama bu gencimiz sabah uyanamıyor.
Gencin ölüm Nedeni hala açıklanmamakla birlikte hemmen spekülasyonlar başlıyor: "Efendim elin almanının festivalini buraya taşıyıp, gençleri içkiye yönlendiriyorsun, bak gencecik çocuklarımız ölüyor." Parti il başkanları konuşuyor bu konu hakkında, yüklenen yüklene, faturanın kime kesildiği belli.
Şimdi ben düşünüyorum:
Hayatımda çok saçma şey gördüm ve bu da onlardan bir tanesi.
Saçma bir gündem yaratıyorsun utanmadan (artık kim uyduruyorsa neresinden "hah bunu Akaydın'a yıkalım, bahane olur yine yükleniriz diye) ve bizim, tabii ki hiçbir şeyde olmadığı gibi, bu konuda da bir an olsun bile fikir yürütmeyecek güzel halkımızı galeyana getiriyorsun. Akaydın'ı bu gencin yanına gömelim, Oktoberfesti de Almanlarla beraber ülkeden sınır dışı edelim.
Zilyon tane bar var bu ülkede (gayet de güzel bir şey bu), girişte para falan da vermen gerekmez, ohhh kaymak gibi içersin, içkiyi fazla kaçırabilirsin ve evet ölebilirsin misal. Tıpkı kırmızı ışık yanarken karşıdan karşıya geçmeye kalkarsan ölebileceğin gibi. Şimdi bunun için ışığı mı suçlamak gerekir, o ışığı oraya koyanı mı?
Biraz akıl, biraz fikir, biraz insaf be kardeşim.
Derdin eğer bu festivalin ne kadar iyi ya da ne kadar kötü birşey olduğunu tartışmaksa, koy argümanlarını ortaya, tartış. Hoş, tartışılacak bir taraf da göremiyorum ben. Bu şehirde bulunan onlarca işletme bu festivalde stand açıyor, kazanıyor. İnsanlar bir araya geliyor, kaynaşıyor, eğleniyor, rahatlıyor. Bu şehirde yaşayan binlerce Alman, kendilerine ait bir ortamı onlara sunduğumuz için minnettar kalıyor, mutlu oluyor. Eee, derdimiz ne o zaman. İlla pastırma, börek festivali mi yapalım.
Bir laf var, herkes de pek iyi bilir:
Herşeyin fazlası zarar.
Sorumlusu da önüne koyan değil, maalesef sınırlarını bilemeyip de, kendini kaybedende, ona sınırlarını öğretemeyen, belki de her istediğini vererek onu şımartan ailede. Birinin sorumluluğunu ise böylesine hadsizce başkalarına yüklemeye çalışan üçüncü kişilere, fırsat vermemek gerek. Bence bizleri bu kadar aptal yerine koymalarına "Yeter ulan" deme vakti çoktan geldi.
Hikaye:
23 yaşında eşşek kadar adam, eşşek kadar arkadaşlarıyla birlikte girişi ve ayrıca içerde satılan biraları paralı olan bir festivale katılıyorlar.
Maşallah içerde eşşek gibi içip, eşşek gibi de eğleniyorlar. Eve gidiyorlar, belki devam ediyorlar içmeye, bu ülkenin herhangi bir yerinden alabilecekleri içkiyle, belki de sızıyorlar.
Büyük talihsizlik, gerçekten çok üzücü ama bu gencimiz sabah uyanamıyor.
Gencin ölüm Nedeni hala açıklanmamakla birlikte hemmen spekülasyonlar başlıyor: "Efendim elin almanının festivalini buraya taşıyıp, gençleri içkiye yönlendiriyorsun, bak gencecik çocuklarımız ölüyor." Parti il başkanları konuşuyor bu konu hakkında, yüklenen yüklene, faturanın kime kesildiği belli.
Şimdi ben düşünüyorum:
Hayatımda çok saçma şey gördüm ve bu da onlardan bir tanesi.
Saçma bir gündem yaratıyorsun utanmadan (artık kim uyduruyorsa neresinden "hah bunu Akaydın'a yıkalım, bahane olur yine yükleniriz diye) ve bizim, tabii ki hiçbir şeyde olmadığı gibi, bu konuda da bir an olsun bile fikir yürütmeyecek güzel halkımızı galeyana getiriyorsun. Akaydın'ı bu gencin yanına gömelim, Oktoberfesti de Almanlarla beraber ülkeden sınır dışı edelim.
Zilyon tane bar var bu ülkede (gayet de güzel bir şey bu), girişte para falan da vermen gerekmez, ohhh kaymak gibi içersin, içkiyi fazla kaçırabilirsin ve evet ölebilirsin misal. Tıpkı kırmızı ışık yanarken karşıdan karşıya geçmeye kalkarsan ölebileceğin gibi. Şimdi bunun için ışığı mı suçlamak gerekir, o ışığı oraya koyanı mı?
Biraz akıl, biraz fikir, biraz insaf be kardeşim.
Derdin eğer bu festivalin ne kadar iyi ya da ne kadar kötü birşey olduğunu tartışmaksa, koy argümanlarını ortaya, tartış. Hoş, tartışılacak bir taraf da göremiyorum ben. Bu şehirde bulunan onlarca işletme bu festivalde stand açıyor, kazanıyor. İnsanlar bir araya geliyor, kaynaşıyor, eğleniyor, rahatlıyor. Bu şehirde yaşayan binlerce Alman, kendilerine ait bir ortamı onlara sunduğumuz için minnettar kalıyor, mutlu oluyor. Eee, derdimiz ne o zaman. İlla pastırma, börek festivali mi yapalım.
Bir laf var, herkes de pek iyi bilir:
Herşeyin fazlası zarar.
Sorumlusu da önüne koyan değil, maalesef sınırlarını bilemeyip de, kendini kaybedende, ona sınırlarını öğretemeyen, belki de her istediğini vererek onu şımartan ailede. Birinin sorumluluğunu ise böylesine hadsizce başkalarına yüklemeye çalışan üçüncü kişilere, fırsat vermemek gerek. Bence bizleri bu kadar aptal yerine koymalarına "Yeter ulan" deme vakti çoktan geldi.
12 Eylül 2010 Pazar
BRAVO PROTESTO
Malum gün bugün. Sandık başına toplanalım, referandum fikrimizi beyan edelim. Ettik.
Annem sabah 6buçukta gitti sandık başına, hile hurda olmasın görevlisi olarak. Öğleden sonra telefon etti, eksik varmış, "sandık açılırken sayıları tut, kontrole gel" dedi. Homurdanarak gittim. Bir kaç partinin gönüllüsü ve sandık başkanı var, öyle kardeş kardeş, zarflar açılıyor, herkes kontrol ediyor, evet-hayır sayısını yazıyor. Zannedersin ki kağıt kalem daha yeni icad edildi, alıyoruz kağıtları evetleri hayırları işaretliyoruz, acemi işi. Onlar arada değiştirilebilir bence sandıklarla beraber, neyi ne kadar sayarsan say. Neyse zaten çok da fark etmez. Değinmek istediğim yer burası da değil.
Adam gelmiş oralara kadar, zarfı almış ama protesto ediyor ya boş koymuş pusulayı, hani protesto etmek için hiç sandığa da gitmeyenler var, ikisi de aynı şey. Beğenmiyorsun değişiklikleri ya da neyin değişeceğini söylemedikleri, bütün maddeleri açık açık yazmadıkları için falan kızıyorsun. İyi de o zaman yapman gereken şey, şu andaki anayasanın değişmesine izin vermemek olmalı. Kendini kandırdığın yetmezmiş gibi bir de adamların ekmeğine yağ sürüyorsun. Madem kızdın Hayıra vuracaksın ki mühürü, o zaman bir daha göndersin bakalım herşeyi anlatarak, biraz daha çalışsın üzerinde, senin isteyeceğin kıvama getirmek için. Senin proteston onlara göbek attırıyor a benim akıllı kardeşim. Bugün çıkacak sonuç, dilerim ki sana rağmen bizlerin çabalarıyla, elalemin yalakalarının ekmeğine yağ sürdürmeyecektir. Ama bilesin, eğer ki senin proteston yüzünden ne halt olduğunu bile bilmediğimiz bu değişiklikler yapılırsa, günü geldiğinde elime tutuşturdukları türbanı, senin boğazına saracağım.
Annem sabah 6buçukta gitti sandık başına, hile hurda olmasın görevlisi olarak. Öğleden sonra telefon etti, eksik varmış, "sandık açılırken sayıları tut, kontrole gel" dedi. Homurdanarak gittim. Bir kaç partinin gönüllüsü ve sandık başkanı var, öyle kardeş kardeş, zarflar açılıyor, herkes kontrol ediyor, evet-hayır sayısını yazıyor. Zannedersin ki kağıt kalem daha yeni icad edildi, alıyoruz kağıtları evetleri hayırları işaretliyoruz, acemi işi. Onlar arada değiştirilebilir bence sandıklarla beraber, neyi ne kadar sayarsan say. Neyse zaten çok da fark etmez. Değinmek istediğim yer burası da değil.
Adam gelmiş oralara kadar, zarfı almış ama protesto ediyor ya boş koymuş pusulayı, hani protesto etmek için hiç sandığa da gitmeyenler var, ikisi de aynı şey. Beğenmiyorsun değişiklikleri ya da neyin değişeceğini söylemedikleri, bütün maddeleri açık açık yazmadıkları için falan kızıyorsun. İyi de o zaman yapman gereken şey, şu andaki anayasanın değişmesine izin vermemek olmalı. Kendini kandırdığın yetmezmiş gibi bir de adamların ekmeğine yağ sürüyorsun. Madem kızdın Hayıra vuracaksın ki mühürü, o zaman bir daha göndersin bakalım herşeyi anlatarak, biraz daha çalışsın üzerinde, senin isteyeceğin kıvama getirmek için. Senin proteston onlara göbek attırıyor a benim akıllı kardeşim. Bugün çıkacak sonuç, dilerim ki sana rağmen bizlerin çabalarıyla, elalemin yalakalarının ekmeğine yağ sürdürmeyecektir. Ama bilesin, eğer ki senin proteston yüzünden ne halt olduğunu bile bilmediğimiz bu değişiklikler yapılırsa, günü geldiğinde elime tutuşturdukları türbanı, senin boğazına saracağım.
1 Eylül 2010 Çarşamba
REFERANDUM SAVAŞLARI
Referandum, referandum.
Değişecek maddelerin neler olduğunu ve nasıl değişeceğini tam olarak bilemesek de, AKP ve CHP ikna turlarına tam gaz devam ediyor. Herkes bir sorunu çözecek ama nasıl çözeceğini kimseyle paylaşmıyor.
Yüzyılların büyük türban sorunu:
AKP diyor ki;” Bırakın çocuklarımız özgürce okusun. Diğer çocukların pantolonuna, kızların eteklerine karışıyor musunuz ki, türbana karışıyorsunuz”.
Şimdi orada dualım. Türbanın üzerine bizzat kendilerinin yükledikleri siyasi çağrışıma değinmeye gerek bile görmüyorum ve fakat destekçilerinin, bırakın okulları, sokaklarda elalemin eteğine, pantolonuna, makyajına, saçına yıllardır etmediklerini bırakmadıkları gerçeğini nasıl oluyor da yok sayıyorlar, hiç anlayamıyorum. Seçimi kazandıkları illerde bir böcek misali halkın arasına yayılan saptırmacı dincilerin, özgürlükleri nasıl kısıtladıklarını, yetmezmiş gibi kıstırdıkları yerde pata küte giriştiklerini kim bilmiyor bu ülkede. Dini inançları nedeniyle hiç kimse yargılanmamıştır ama sosyalist düşünceleri yüzünden hala yüzlerce insan hapiste yatmıyor mu? Demek ki mesele inanç yüzünden kafasını kapatan kızlara baskı uygulanması meselesi değil. Mesele dini saptırarak, onu utanmazca siyaset malzemesi yapma meselesi. Ne zamandan beri, okula başı örtülü giremediği için ayaklanıyor bu kızlar dikkat etmek gerek. Ayrıca kim hangi okula tanınmasını engelleyecek şekilde kapanarak ya da açılarak girebilir ki. Okul dediğin yer, siyasetten ve dinden bağımsız tutulması gereken yerdir. İnsanların birbirlerine bu konuda baskı uygulamalarına engel olmak için de hem siyasi hem de dini yaptırımları oralardan uzak tutmak gerekir.
Gelelim CHP’ye; “ Türban sorunu biz çözeceğiz”. Affınıza sığınıyorum ama hiçbir söylemde nasıl yapacağınızı duyamadık. Önemli olan bu ülkenin sorunlarını çözmek ise eğer ve bu bilgi sizde mevcut ise hem halkla hem de hükümetle paylaşınız. İlla beklemenize gerek olmamalı iktidara gelmeyi. Çünkü iktidar, canınızdan çok sevdiğiniz vatanınızı daha iyi yerlere getirmek için sadece bir araç. Böyle hırslara girmenin ve illa ben yapacağım diyerek refahı geciktirmenin çok anlamsız ve bencilce olduğunu düşünüyorum. Siz paylaşın, eğer halkın başa getirdikleri, bu gün gibi ortada olan çözümü uygulamıyorsa, zaten gereken cevabı alacaktır.
Ama bütün bu yarışların ötesinde tabii ki şöyle bir gerçek var ki; aslında kimsenin umurunda değil, kimin özgürlüklerinin ne kadar kısıtlandığı ya da kimin dininin gereklerini yerine getiremediği.
Türban sorununu (!) çözüyorum:
Herkesin bir dine mensup olma ve onun gereklerini yerine getirme hakkı vardır fakat tahminimce bu gerekleri kendi keyfine göre saptırma hakkı yoktur. Kafanı kapatmak mı istiyorsun, eğer esas olan buysa, yaşadığın ülkenin yasalarına aykırı olmayan yollarla kapanmak seni bozmamalı. Artık siyasi bir obje haline gelmiş olan türbanda diretmek yersiz, onun yerine daha makul çözümler üret, bone tak, peruk tak, bere tak, yazın kumaştan bere tak, kışın yünden. Yani asıl amacımız kapanmaksa bunun çözümü basit. Ama eğer asıl amacımız, siyasi kimliğimizi bulunduğumuz her yerde avazımız çıktığı kadar bağırmaksa, kusura bakmayın ama onun için meydanlar var, insanların kendilerini geliştirmek için, öğrenmek için gittikleri yerleri kullanamazsınız.
Yani, nasıl desem, yemezler.
Değişecek maddelerin neler olduğunu ve nasıl değişeceğini tam olarak bilemesek de, AKP ve CHP ikna turlarına tam gaz devam ediyor. Herkes bir sorunu çözecek ama nasıl çözeceğini kimseyle paylaşmıyor.
Yüzyılların büyük türban sorunu:
AKP diyor ki;” Bırakın çocuklarımız özgürce okusun. Diğer çocukların pantolonuna, kızların eteklerine karışıyor musunuz ki, türbana karışıyorsunuz”.
Şimdi orada dualım. Türbanın üzerine bizzat kendilerinin yükledikleri siyasi çağrışıma değinmeye gerek bile görmüyorum ve fakat destekçilerinin, bırakın okulları, sokaklarda elalemin eteğine, pantolonuna, makyajına, saçına yıllardır etmediklerini bırakmadıkları gerçeğini nasıl oluyor da yok sayıyorlar, hiç anlayamıyorum. Seçimi kazandıkları illerde bir böcek misali halkın arasına yayılan saptırmacı dincilerin, özgürlükleri nasıl kısıtladıklarını, yetmezmiş gibi kıstırdıkları yerde pata küte giriştiklerini kim bilmiyor bu ülkede. Dini inançları nedeniyle hiç kimse yargılanmamıştır ama sosyalist düşünceleri yüzünden hala yüzlerce insan hapiste yatmıyor mu? Demek ki mesele inanç yüzünden kafasını kapatan kızlara baskı uygulanması meselesi değil. Mesele dini saptırarak, onu utanmazca siyaset malzemesi yapma meselesi. Ne zamandan beri, okula başı örtülü giremediği için ayaklanıyor bu kızlar dikkat etmek gerek. Ayrıca kim hangi okula tanınmasını engelleyecek şekilde kapanarak ya da açılarak girebilir ki. Okul dediğin yer, siyasetten ve dinden bağımsız tutulması gereken yerdir. İnsanların birbirlerine bu konuda baskı uygulamalarına engel olmak için de hem siyasi hem de dini yaptırımları oralardan uzak tutmak gerekir.
Gelelim CHP’ye; “ Türban sorunu biz çözeceğiz”. Affınıza sığınıyorum ama hiçbir söylemde nasıl yapacağınızı duyamadık. Önemli olan bu ülkenin sorunlarını çözmek ise eğer ve bu bilgi sizde mevcut ise hem halkla hem de hükümetle paylaşınız. İlla beklemenize gerek olmamalı iktidara gelmeyi. Çünkü iktidar, canınızdan çok sevdiğiniz vatanınızı daha iyi yerlere getirmek için sadece bir araç. Böyle hırslara girmenin ve illa ben yapacağım diyerek refahı geciktirmenin çok anlamsız ve bencilce olduğunu düşünüyorum. Siz paylaşın, eğer halkın başa getirdikleri, bu gün gibi ortada olan çözümü uygulamıyorsa, zaten gereken cevabı alacaktır.
Ama bütün bu yarışların ötesinde tabii ki şöyle bir gerçek var ki; aslında kimsenin umurunda değil, kimin özgürlüklerinin ne kadar kısıtlandığı ya da kimin dininin gereklerini yerine getiremediği.
Türban sorununu (!) çözüyorum:
Herkesin bir dine mensup olma ve onun gereklerini yerine getirme hakkı vardır fakat tahminimce bu gerekleri kendi keyfine göre saptırma hakkı yoktur. Kafanı kapatmak mı istiyorsun, eğer esas olan buysa, yaşadığın ülkenin yasalarına aykırı olmayan yollarla kapanmak seni bozmamalı. Artık siyasi bir obje haline gelmiş olan türbanda diretmek yersiz, onun yerine daha makul çözümler üret, bone tak, peruk tak, bere tak, yazın kumaştan bere tak, kışın yünden. Yani asıl amacımız kapanmaksa bunun çözümü basit. Ama eğer asıl amacımız, siyasi kimliğimizi bulunduğumuz her yerde avazımız çıktığı kadar bağırmaksa, kusura bakmayın ama onun için meydanlar var, insanların kendilerini geliştirmek için, öğrenmek için gittikleri yerleri kullanamazsınız.
Yani, nasıl desem, yemezler.
26 Ağustos 2010 Perşembe
DARBE YOK ARTIK!
Pek çok şeyden fazla anlamadığım gibi yıllardır sürüp giden Ergenekon teranesinden de pek anlamıyorum. Açıkçası durumun anlaşılmazlığı beni sinir ettiği için çok da takip etmiyorum. Fakat tabii bazı zamanlar oluyor ki insan istemese de kulakları duyuyor, gözleri görüyor.
Geçenlerde yine bir dava görüldü. Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın davaları da bunların içinde. Düşündükçe durum bana çok enteresan geliyor gerçekten:
Kim bu adamlar, farklı yöntemlerle hükümete ayak diremiş, hatta karşısında büyük bir halk ayaklanmasını da başlatmayı başarabilmiş adamlar. Sonra ne oluyor; birden bu adamlar hakkında hiç kimsenin hala net olarak bilmediği bir kısım iddialar ortaya atılıyor, deliller bulunuyor (ki onların da ne olduğunu hala kimse bilmiyor) ve yargı süreci başlıyor. Tabii yargının Hükümetle bir alakası olmadığı için bu çakışmalar tamamen tesadüf(!) ama biz yine de buraya kadar sorun yok diyelim. Yargı süreci başlayabilir, iddialar ve deliller değerlendirilir ve süreç tamamlanır.
1- Bir devletin yasaları açıktır (ya da olması beklenir). Söz gelimi birini öldürdüğüm iddia edilir ve deliller toplanırsa, ben itiraf etmesem dahi, bana iddianın ne olduğu, delillerin ne olduğu bir bir anlatılır ben de savunmamı yaparım, davam sonuçlanır.
2- Bir yargı sürecinin başlayabilmesi için son derece mantıklı olarak eylemin gerçekleşmiş olması gerekir. Birileri benim cinayet işleyeceğimden şüpheleniyor diye ifadem alınabilir ancak cinayeti işlemiş gibi muamele görürsem, ne kadar saçma olacağını ifade edecek kelime bile bulamıyorum.
3- Halkın seçtiği hükümeti devirmeyi planlayan bir terör örgütü bulunuyorsa, bu örgütün gerçekten var olduğunun ve üyelerinin kimler olduğunun delilleri de kesin olmalıdır. Yoksa yoldan geçen birinin iddiasına ve elindeki karalama defterine dayanarak bu ülkenin herhangi bir vatandaşının itibarını böylesine zedelemeye hakkınız yoktur.
4- Delilleriniz sağlam, ortada, son derece açık olan yasalarınıza karşı gelmiş ve suç işlemiş insanlar var, bu durumda hiçbir şeyi saklamaya gerek duymadan, lafı uzatmadan davanızı sonuçlandırırsınız. Aksi takdirde, birini tutuklayıp da ondan sonra delil toplamaya, iddia ortaya atmaya uğraşmak, diktatörlükten başka bir şey değildir. Oysa bu davalarla Hükümetin biz kaz kafalılara anlatmaya çalıştığı şey, bu ülkenin demokrasi ile yönetildiği değil miydi?
Başbakan, büyük bir darbe karşıtı olarak, bu devletin öldürdüğü insanlara, onların kelimeleriyle timsah gözyaşları döküyor.
Bu tip olaylarla pek de alakası olmayan ve Hükümetlerin sebebi halkın bir bireyi olarak soruyorum: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.
Geçenlerde yine bir dava görüldü. Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay’ın davaları da bunların içinde. Düşündükçe durum bana çok enteresan geliyor gerçekten:
Kim bu adamlar, farklı yöntemlerle hükümete ayak diremiş, hatta karşısında büyük bir halk ayaklanmasını da başlatmayı başarabilmiş adamlar. Sonra ne oluyor; birden bu adamlar hakkında hiç kimsenin hala net olarak bilmediği bir kısım iddialar ortaya atılıyor, deliller bulunuyor (ki onların da ne olduğunu hala kimse bilmiyor) ve yargı süreci başlıyor. Tabii yargının Hükümetle bir alakası olmadığı için bu çakışmalar tamamen tesadüf(!) ama biz yine de buraya kadar sorun yok diyelim. Yargı süreci başlayabilir, iddialar ve deliller değerlendirilir ve süreç tamamlanır.
1- Bir devletin yasaları açıktır (ya da olması beklenir). Söz gelimi birini öldürdüğüm iddia edilir ve deliller toplanırsa, ben itiraf etmesem dahi, bana iddianın ne olduğu, delillerin ne olduğu bir bir anlatılır ben de savunmamı yaparım, davam sonuçlanır.
2- Bir yargı sürecinin başlayabilmesi için son derece mantıklı olarak eylemin gerçekleşmiş olması gerekir. Birileri benim cinayet işleyeceğimden şüpheleniyor diye ifadem alınabilir ancak cinayeti işlemiş gibi muamele görürsem, ne kadar saçma olacağını ifade edecek kelime bile bulamıyorum.
3- Halkın seçtiği hükümeti devirmeyi planlayan bir terör örgütü bulunuyorsa, bu örgütün gerçekten var olduğunun ve üyelerinin kimler olduğunun delilleri de kesin olmalıdır. Yoksa yoldan geçen birinin iddiasına ve elindeki karalama defterine dayanarak bu ülkenin herhangi bir vatandaşının itibarını böylesine zedelemeye hakkınız yoktur.
4- Delilleriniz sağlam, ortada, son derece açık olan yasalarınıza karşı gelmiş ve suç işlemiş insanlar var, bu durumda hiçbir şeyi saklamaya gerek duymadan, lafı uzatmadan davanızı sonuçlandırırsınız. Aksi takdirde, birini tutuklayıp da ondan sonra delil toplamaya, iddia ortaya atmaya uğraşmak, diktatörlükten başka bir şey değildir. Oysa bu davalarla Hükümetin biz kaz kafalılara anlatmaya çalıştığı şey, bu ülkenin demokrasi ile yönetildiği değil miydi?
Başbakan, büyük bir darbe karşıtı olarak, bu devletin öldürdüğü insanlara, onların kelimeleriyle timsah gözyaşları döküyor.
Bu tip olaylarla pek de alakası olmayan ve Hükümetlerin sebebi halkın bir bireyi olarak soruyorum: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.
YAŞASIN CUMHURİYET
Ben Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan sıradan bir insanım. İyi bir şey Cumhuriyet, o niyetle kabul edilmiş bu ülkenin yaratıcıları tarafından.
Sözüm ona bizleri temsil ettiğine inandığımız ideolojileri savunan bir takım partilere (yani o partileri oluşturan insanlara) oy veriyoruz. Başımıza getirip, bizim için, ülkemiz için iyi şeyler yapacaklarına inanıyoruz. Cumhuriyetin ilanından beri de bu böyle. Ama maalesef zamanında onca çabayla kurulan Cumhuriyet, şu anda bu ülkede yaşayanlara zulümden başka bir şey getirmiyor. Çünkü uygulayıcılarının kafası biraz karışık.
Antalya’da, CHP’li bir Belediye Başkanı, Ak Parti’ye geçti. Onca insanın güvenerek, inanarak, kendisine verdiği oylar şimdi başka bir ideolojiyi temsil eder oldu, üstelik bu insanların rızası olmadan. Bir taraftan da CHP’li “Evet” diyen Milletvekilleri istifalarını veriyor. Yine milletin oylar güme gidiyor tabii.
Bu Ülkeyi yöneten 550 tane yüce insan var. Onlara güvendik, biz ne yapacağımızı bilemeyiz diye iplerimizi ellerine verdik. Savunduğu ideolojinin bile ne olduğuna karar veremeyen 550 yüce insan.
Ben bu sınırlar içinde yaşayan sıradan bir insanım, 30 yaşındayım ve en az 15 senedir, insanların ve toplumların ileri gidebilmesi için öncelikle biz kavramını geliştirmeleri ve bencilliklerinden kurtulmaları gerektiğini biliyorum. Belki bir ideoloji ya da felsefe, bir düşünce biçimi, tanımı ne olursa… İnandığım değerleri sağlamak için nasıl davranmam gerektiğini biliyorum. Yeni şeyler öğrenip, fikirlerimi geliştiriyorum evet ama köklü değişiklikler yaşatmıyorum düşünsel iskeletime.
Yine de içinde yaşadığım ülkeyi ben yönetmiyorum. Çünkü Ülke yönetmek için; nasıl yarışılacağını bilmek gerek, birbirini nasıl karalayacağını, gözleyeceğini, insanları nasıl soyacağını, nasıl kandıracağını ve nasıl perişan edeceğini, bütün bunları yaparken de koca halkı kendine nasıl hayran bırakacağını bilmek gerek.
Anayasa değişmeli mi bilmiyorum ama bu ülkede yaşayan insanların, önlerindeki partilere ve kendilerine böylesine saygısızca davranan partililere defalarca inanmaktan vazgeçip, gözlerindeki perdeyi aralamaları gerektiğini biliyorum. Değiştirmek için değişmek gerekiyor.
Ne de olsa;
Ne toprak, ne sınır
Bir ülkeyi var eden
İçinde yaşayan sıradan insanlardır.
Sözüm ona bizleri temsil ettiğine inandığımız ideolojileri savunan bir takım partilere (yani o partileri oluşturan insanlara) oy veriyoruz. Başımıza getirip, bizim için, ülkemiz için iyi şeyler yapacaklarına inanıyoruz. Cumhuriyetin ilanından beri de bu böyle. Ama maalesef zamanında onca çabayla kurulan Cumhuriyet, şu anda bu ülkede yaşayanlara zulümden başka bir şey getirmiyor. Çünkü uygulayıcılarının kafası biraz karışık.
Antalya’da, CHP’li bir Belediye Başkanı, Ak Parti’ye geçti. Onca insanın güvenerek, inanarak, kendisine verdiği oylar şimdi başka bir ideolojiyi temsil eder oldu, üstelik bu insanların rızası olmadan. Bir taraftan da CHP’li “Evet” diyen Milletvekilleri istifalarını veriyor. Yine milletin oylar güme gidiyor tabii.
Bu Ülkeyi yöneten 550 tane yüce insan var. Onlara güvendik, biz ne yapacağımızı bilemeyiz diye iplerimizi ellerine verdik. Savunduğu ideolojinin bile ne olduğuna karar veremeyen 550 yüce insan.
Ben bu sınırlar içinde yaşayan sıradan bir insanım, 30 yaşındayım ve en az 15 senedir, insanların ve toplumların ileri gidebilmesi için öncelikle biz kavramını geliştirmeleri ve bencilliklerinden kurtulmaları gerektiğini biliyorum. Belki bir ideoloji ya da felsefe, bir düşünce biçimi, tanımı ne olursa… İnandığım değerleri sağlamak için nasıl davranmam gerektiğini biliyorum. Yeni şeyler öğrenip, fikirlerimi geliştiriyorum evet ama köklü değişiklikler yaşatmıyorum düşünsel iskeletime.
Yine de içinde yaşadığım ülkeyi ben yönetmiyorum. Çünkü Ülke yönetmek için; nasıl yarışılacağını bilmek gerek, birbirini nasıl karalayacağını, gözleyeceğini, insanları nasıl soyacağını, nasıl kandıracağını ve nasıl perişan edeceğini, bütün bunları yaparken de koca halkı kendine nasıl hayran bırakacağını bilmek gerek.
Anayasa değişmeli mi bilmiyorum ama bu ülkede yaşayan insanların, önlerindeki partilere ve kendilerine böylesine saygısızca davranan partililere defalarca inanmaktan vazgeçip, gözlerindeki perdeyi aralamaları gerektiğini biliyorum. Değiştirmek için değişmek gerekiyor.
Ne de olsa;
Ne toprak, ne sınır
Bir ülkeyi var eden
İçinde yaşayan sıradan insanlardır.
EĞİT BENİ
Üniversite sınavları sonuçlandı tercihler yapılıyor ya, her gazetede en az bir haber var bununla ilgili.
Bilmem ne özel üniversitesi iki fakülte daha açtı, vakıf üniversiteleri zamlandı…
Sınavlar yine deneklerimizin katılımıyla elimize yüzümüze bulaştırılarak gerçekleşti. Kitapçıklar hatalı geldi, gelmeseydi de zaten tam bir muamma, puanlar belli değil vs.
Her sene birbirinin aynı. Özel üniversiteler dünya parası, devlet üniversiteleri ise dünya parasının yarısı.
Dahası zaten öğrencilerin yüzde doksanı da neden o bölümü okumak istediğini bilmiyor, başarısız öğrenciler yığını-işsiz üniversite mezunları yığını.
Bizim eğitim sistemimiz bu işte.
Sonuç; bilgisiz, ilgisiz, ezberci ve aç bir toplum.
Oysa devlet şöyle yapmalı:
Kesinlikle bütün okulları parasız ve de sınavsız yapmalı.
Her okula öğrenci kapasitesi kadar yurt yapmalı, üç öğün yemek yapmalı ve bunları bedava yapmalı.
İnsanlara eğitim değil öğretim veren kurumlar üniversiteler, demek ki neyi öğretmesi gerektiğini belirlemeli:
Yığılmaları engellemek için insanların eğilimlerini belirlemeli, neyi öğrenmek istediklerini öğrenmeli, Fakültelerini ona göre kurmalı. Hatta bunu yaparken bir taşla iki kuş vurmalı ve eğilimin yüksek olduğu bölümleri, ülkenin ücra köşelerindeki üniversitelerde açmalı.
Ülkesini kalkındırmak için nelere ihtiyacı olduğunu belirlemeli. O bölümlere teşvik etmeli öğrencileri, iş garantisi vererek mesela.
Siyaseti, propagandaları kesinlikle öğretim alanlarından uzak tutmalı, diktatörce yasaklamalı belki. Bu ülke çok çocuk kaybetti bu sebeple.
Bu ülkede askere alındığınız anda, yemeniz, içmeniz, giyiminiz kalacak yeriniz, kısacası ihtiyacınız olan her şey askeriye tarafından karşılanıyor, dahası küçük de olsa cebinize para bile koyuyorlar. Devlet gerekirse güzelce saldırabileyim, sınırlarımı koruyabileyim diye, sizin- benim verdiğimiz vergilerle, ürettiğimiz ürünlerle, milyonlarca gence bakabiliyor. Ama gariptir ki o kadar önemsediği sınırlarında, bu ülkenin çocuklarına öğretmek için, ne para ne de çaba harcayamıyor. Oysa o sınırların içinde, işte bu insanlar yaşıyor.
Bilmem ne özel üniversitesi iki fakülte daha açtı, vakıf üniversiteleri zamlandı…
Sınavlar yine deneklerimizin katılımıyla elimize yüzümüze bulaştırılarak gerçekleşti. Kitapçıklar hatalı geldi, gelmeseydi de zaten tam bir muamma, puanlar belli değil vs.
Her sene birbirinin aynı. Özel üniversiteler dünya parası, devlet üniversiteleri ise dünya parasının yarısı.
Dahası zaten öğrencilerin yüzde doksanı da neden o bölümü okumak istediğini bilmiyor, başarısız öğrenciler yığını-işsiz üniversite mezunları yığını.
Bizim eğitim sistemimiz bu işte.
Sonuç; bilgisiz, ilgisiz, ezberci ve aç bir toplum.
Oysa devlet şöyle yapmalı:
Kesinlikle bütün okulları parasız ve de sınavsız yapmalı.
Her okula öğrenci kapasitesi kadar yurt yapmalı, üç öğün yemek yapmalı ve bunları bedava yapmalı.
İnsanlara eğitim değil öğretim veren kurumlar üniversiteler, demek ki neyi öğretmesi gerektiğini belirlemeli:
Yığılmaları engellemek için insanların eğilimlerini belirlemeli, neyi öğrenmek istediklerini öğrenmeli, Fakültelerini ona göre kurmalı. Hatta bunu yaparken bir taşla iki kuş vurmalı ve eğilimin yüksek olduğu bölümleri, ülkenin ücra köşelerindeki üniversitelerde açmalı.
Ülkesini kalkındırmak için nelere ihtiyacı olduğunu belirlemeli. O bölümlere teşvik etmeli öğrencileri, iş garantisi vererek mesela.
Siyaseti, propagandaları kesinlikle öğretim alanlarından uzak tutmalı, diktatörce yasaklamalı belki. Bu ülke çok çocuk kaybetti bu sebeple.
Bu ülkede askere alındığınız anda, yemeniz, içmeniz, giyiminiz kalacak yeriniz, kısacası ihtiyacınız olan her şey askeriye tarafından karşılanıyor, dahası küçük de olsa cebinize para bile koyuyorlar. Devlet gerekirse güzelce saldırabileyim, sınırlarımı koruyabileyim diye, sizin- benim verdiğimiz vergilerle, ürettiğimiz ürünlerle, milyonlarca gence bakabiliyor. Ama gariptir ki o kadar önemsediği sınırlarında, bu ülkenin çocuklarına öğretmek için, ne para ne de çaba harcayamıyor. Oysa o sınırların içinde, işte bu insanlar yaşıyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)